Kitap Tanıtımları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Tanıtımları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2015

Betül Tarıman, Hadde

Kitabı Yayınevinde İncele
'Hadde', bir yanıyla kadın kitabı öbür yanıyla rüya kitabı. Rüya ve kadının bir araya gelerek başlanılan muhabbetin aşkla sonuçlanan hali belki de... Sigmund Freud, insanın kendine karşı dürüst olmasını en büyük tatminlerden biri olarak görür. Rüyalarımız tatmin olabilme şansını elde ettiğimiz nadir eylemlerimizdendir. Hayvanlar rüya görür mü bilemem ama biz insanlar rüya gördüğümüz halde bazen gördüğümüz rüyaları hatırlayamayız. Ya da rüyalarımızı hatırlayabildiğimiz halde anlatmayı beceremeyiz. Hele şiir gibi bir alanda Rüya Sarayları’nı inşa etmek ve bu Rüya Sarayları’nda aşkı ve kadını anlatmaya kalkışmak ancak bir yanıyla deli öbür yanıyla veli olarak sayılagelen şairlerin işidir.
İbn Arabi, Yeats, Milton, Şhakespeare, Whitman, Tanpınar, Uyar gibi büyük şairler, şiirlerinde, rüya ve hayat arasındaki perdeyi ‘imgelerin gücü adına’ epeyce inceltmeye çalışmış hatta bazen rüya ve hayat koordinatlarını aynı düzleme koyarak zamanın farklı boyutları olan bu ikiliyi, aynı orijin üzerinden simgeleştirmeye çalışmışlardır. Herkesin şiir yazdığı bir çağda, dört yanımızın ‘Şiir Zindanları’yla dolması ve ‘Şiirsel Terörizm’in hegemonyası karşısında şiirin değer kaybetmesi üzüntü verici bir durum olmasına karşın düşen şiiri, yeni izlek ve alternatif dinamiklerle yükseltmeye çalışan şairlerin çabası, herkesten çok şiirseverler adına sevindirici bir olay olsa gerek. Tam da burada bunu söylemişken rüyanın, bu alternatif izleklerin önemli duraklarından birini teşkil ettiği düşünülebilir. Çünkü dinamik, anarşik, enerjik ve bilinemez’e doğru efsuni bir ilerleyişi var rüyanın. Ve başta bize karşı olmak üzere herkese karşı muhalif bir karaktere de sahip rüyalarımız.

Rüya ve kadın
İşte bu nedenle burada şair Betül Tarıman’ın yeni şiir kitabı ‘Hadde’ akla gelebiliyor. Daha önce ‘Ay Soloları’, ‘Üzgündü Kırlar’, ‘Kardan Harfler’, ‘Güle Gece Yorumları’, ‘Yol İnsanları’, ‘Kar Merdiveni’, ‘Ağır Tören’ gibi kitapları yayımlanan ve başta Behçet Necatigil Şiir Ödülü olmak üzere pek çok ödülünde sahibi olan Betül Tarıman, bu sefer rüya, aşk ve kadın metaforlarından yola çıkarak yazdığı ‘Hadde: Melvin’e Giden Yol’ kitabıyla karşımıza çıkıyor. ‘Hadde’, Tarıman’ın daha önce yayımlanan kitaplarının yanı sıra daha önce kitaplaşmamış dosyası Melvin’e Giden Yol’u kapsıyor. ‘Hadde’, bir yanıyla kadın kitabı öbür yanıyla rüya kitabı. Daha doğrusu rüya ve kadının bir araya gelerek başlanılan muhabbetin aşkla sonuçlanan hali belki de... Ya da gördüğü rüyaları mektuplara yazarak şeyhine gönderen Üsküplü Asiye Hatun o. Tarıman’ın Üsküplü Asiye Hatun’a ithaf ettiği ‘Melvin’e Giden Yol’ adlı kitabına dönmeden evvel belki de Asiye Hatun’un rüya kitabından kısaca söz etmekte fayda var. Asiye Hatun gördüğü rüyaları şeyhine mektuba yazarak göndermiş. Dönemi içinde incelendiğinde, Asiye Hatun’un cesareti elbette ki önemli. Ve elbette ki bu rüyalarda ‘hırs û sabr’ın dengelendiği, olgunluğa varılmış, mertebelerin kat edildiği de. Tarıman ise Hadde’de rüyayı yolun bir ucuna, kadınıysa yolun öteki ucuna koymuş. Aradaki mesafenin adını aşk koyar. Bu aşk bazen yaşanmış bir aşk ya da yaşanılmak istenen bir aşk şeklinde ifade edilmiş. Fakat her ne olursa olsun aşkın huzursuzluk veren bir şey olduğu kitabın bütünü okunduğunda anlaşılabiliyor. Bununla birlikte yaşananlar, rüyaya girenler, rüyadan çıkanlar… Bir arayış çaresi belki de rüya onda. Ya da buna özgürlük alanı da denilebilir. Dar bir çerçeveye kıstırılmış kadının kendisine çıkış yolu araması gibi belki. Çünkü kadın bir tek rüyasında rahattır. Çevre toplum baskısından uzaktadır. Bu nedenle gideceği yolu Melvin olarak belirleyen şair, huzuru rüyasında aramak istemiş olabilir. Öte yandan, onca baskı, sıkıntı karşısında kadının mutlu olması düşünülemez. Belki de bu nedenle renklerden siyah ki bu olumsuzluk anlamında, kadının ruh hali ile örtüşmüştür. Onu bu durumdan ise yazmak kurtaracaktır. Şair de harflere, dizelere sığınır. Harflerden, dizelerden medet umar. Kendine sığındığı, mekân bildiği harfler, rüyalar arasında gider gelir. Fakat bu karalık hali bir türlü bitmez. Bu nedenledir ki o da, “ölüm ki siyah bir kadındır/ siyah bir kadın siyah bir kadını ancak/ sözle toplar kendinden” dizelerini yazar.

Avludur seçilir/ çarşıdır söylenir
Ayrıca kitabın bütününe bakıldığında, doğuya göndermelerin olduğu da dikkati çeker. Ana tema kadın gibi gözükse de aslında insandır. Şair kendinden yola çıkarak insanı anlamaya çalışır. Bunu da şiir yoluyla gerçekleştirir. Kimi zamanda evlilik kurumuna eleştirel yaklaşır. “burada her şey bir seyisin/ attan düşmesi kadardır/ evlilik süsü verilmiş odalarda/ kaygıyla uzlaşmak/ anahtarın kilitte dönmesinin/ kalpte bıraktığı ses kadardır” dizeleri buna güzel örnektir. Muhalif tavrı ile dikkat çeken Tarıman, otoritenin karşısında, bazen de eğitim kurumlarını eleşitirir. “aldırmazdık mevsimler/ mevsimlere eklenirdi ve tikler/ çizerdi müdür anlamı bakışlarıyla/ bir asker gibi rap rap rap/ mahcup olmazdı yine de/ kırıldığından beri cesaret bakışın karasında/ birazdan yüzü buruşacak/ şimo diz çök ve yere yat/ seni bekliyor üzerine kapandığın hayat” dizelerini söyler. Onun için özel isimlerin şairi de diyebileceğimiz Tarıman, zaman zaman çocukluğuna da göndermelerde bulunur. Anne, baba ya da kardeşler olmazsa olmazı. “dağa bakan sokak/ ne annemdir ne kendim/ avludur seçilir/ çarşıdır söylenir/ hayat içine eksilmiş/ yalnızlıkla sözlenmiştir” gibi dizeler onun, çocukluğuna ilişkin düşüncelerini ifade etmesi bakımından önemlidir. Öte yandan kitabın bütününe bakıldığında, günümüz dünyasında gittikçe yalnızlaşan insanı, insanın çektiği sancıları görmek de mümkündür. Ki her zaman olduğu gibi kadın da tüm bunlardan payını alacaktır. Dünyanın tadının tuzunun kalmadığı bir zamanda, belki de tek sığınılacak yerin rüyalar olarak görülmesi bu nedenle kaçınılmazdır. Tam da burada “Melvin” bir hal/ oluş biçimi olarak algılanabilir. Bu oluş biçimi içinde şairin rüyası nedir? Gördüğü mü yoksa görmek istediği rüya mı? Her ne kadar o, “‘şair öldü’ dükkanını kapatıp/ kulaklarını bir kenara koydu/ dil altına ulumaklar/ sesini ve şehvetli/ eksik tartıymış bağışladık biz/ yastığı kılıfsız olanın/ düzlenmezmiş çarşafı” dese de sanırız ki bunun cevabını en iyi şair biliyor. Ve baskısı kalmamış kitaplarını bir arada bulabildiğimiz ‘Hadde’ bize şairin diğer kitaplarıyla da buluşma fırsatını veriyor.

MAAZ İBRAHİMOĞLU
Radikal Kitap / 11/05/2012

9 Temmuz 2015

ÜMRAN DÜŞÜNSEL İLE RÖPORTAJ, ÖMER TURAN


Yazarın Blog Sayfasında İnceleyin
ÜMRAN DÜŞÜNSEL İLE RÖPORTAJ, ÖMER TURAN

Sevgili Ümran Düşünsel, öykü kitabınız Kırık Patika birkaç ay önce Babek Yayınları’ndan çıktı. Bu kitabınızı konuşmaya geçmeden, ben sizden edebi yolculuğunuzu dinlemek istiyorum öncelikle…
Yazmaya Radyo Oyunu uyarlayarak/yazarak başladım. Üniversiteye başladığım yıl bir işe girip çalışmaya niyetlendim. Ancak okulda devam zorunluluğu vardı. Bir arkadaşım Radyo Oyunu yazıyordu ve bana da önerdi. TRT ile sözleşmeli çalışıldığından okul da aksamayacaktı ancak bir sorun vardı; yazım tekniği hakkında en ufak bilgim yoktu. Arkadaşım, kendi yazdığı bir “Arkası Yarın” dosyası tutuşturdu elime ve cahil cesaretiyle başladım yazmaya. İlk yazdığım 12 bölümlük “Arkası Yarın”ı İzmir Radyosu’na yolladım. “Psikolojik derinlik sağlanamamış,” gerekçesiyle geri çevrildi. “Demek ki diğer olması gereken özelliklerin derinliği idare edermiş,”  deyip devam ettim yazmaya. İkinci yazdığım oyun İstanbul Radyosu denetiminden geçti ve yayınlandı.
Radyo Oyunu yazmanın bana çok şey kattığını düşünüyorum. Bütün hikâyeyi diyaloglarla vermek durumundasınız. Dinleyen oyunun içine dâhil olup, gizlenerek sizi izleyebilmeli. Yani kelimeler, cümleler canlanmalı, bir başka deyişle, göstermelisiniz. O dönemde A. Turan Oflazoğlu ve Berin Cumalı dramaturgdu İstanbul Radyosu'nda ve katkılarını asla inkâr edemem.
Aralıklarla epeyce oyun yazdım ve yazılmış eserleri uyarladım radyo için. Uyarlamalar içinde, Fakir Baykurt’un Yayla, Cengiz Aytmatov’un Cemile romanları ile Selim İleri’nin Kırık Bir Aşk Hikâyesi film senaryosu, severek yaptıklarımın ilk sıralarında.
Arada hikâye ve şiir denemeleri de yaptım. Şiirlerim, 2008 yılında Yalın Ses Yayınları tarafından basıldı. Şu an baskısı tükenmiş durumda.
Son olarak da hikâyelerimin bir kısmını topladığım Kırık Patika Babek Yayın tarafından basılarak okura sunuldu.
Kırık Patika’daki öyküleri okurken sürekli hissettiğim şey: Doğanın kalbiyle değiyor olmanızdı insana. Oradaki tüm renkleri ve farklılıkları taşıyorsunuz ona. Yani insanı doğaya çağıran öyküler. Sizce insan en iyi doğada mı arınır, kötülüklerinden ya da kendinden?
Cep telefonu kulaklığıyla dolaşanlara rastlar oldum sıkça. Kullanım açısından kolaylık elbet, bu bağlamda haklılar. Her çaldığında isterlerse cevap verebiliyorlar, mesaj, e-posta geldikçe bildirim alıp anında görebiliyorlar. Birbirleriyle iletişimleri harika. Teknolojinin imkânları arttıkça doğayla irtibatları giderek azalıyor ama. Kulağında kulaklık takılı insan, ne denizin sesini, ne martı çığlığını, ne yaprağın hışırtısını, ne dala konmuş sakanın tütü çekişini, ne kedi miyavlamasını ve ne de köpek havlamasını duyabiliyor.
Özellikle şehir dışında, gürültüsüz ortamda doğanın sesi ne müthiştir. Kulak verirse bir tohumun çatlamasını dahi duyabilir insan. Doğanın kalbi güp güp atıyor ama bizler kulaklarımızı kapatmışız, duymuyoruz.
Öyle, kimseye “arınma” önerisinde bulunmak haddim değil. Yaptığım, yapmaya çalıştığım sadece “hatırlatma” olabilir. Feragat edilen güzelliği hatırlatma çabası. Derdim bu.
Doğa bizden bir adım öndeydi. Öğretti, eğitti. Öğrendiğimizde kibirlenip sırtımızı döndük ona. Allahtan kindar değil. Tüm güzelliklerini hâlâ seriyor önümüze görelim, duyalım, yazalım, anlatalım diye. İnsana elini uzatıyor bir anlamda. Doğanın güzelliklerle dolu elinin, unutanlarla buluşmasına elçilik etmek yapmaya çalıştığım.
İnsanın neresi ağrırsa canı ordadır, derler; canım doğada…
Öyküler boyunca yaşam ile ölüm arasında yakın ve titiz bir ilişki sözkonusu. Ölümü sadece insan üzerinden değil doğadaki türler ve her türlü nesneler üzerinden de sorguluyorsunuz. Ölüme bu kadar anlam yükleme ya da bir gövde biçme hali niye?
Sanırım yaşama karşı duyarlı olmanın, beş duyuyla birlikte hissetmenin edebiyata bir çeşit doğal yansıması bu durum.
Ölüm bir “gövde” olunca anlam biçilmez de ne yapılır ki? Kimin, neyin gövdesi olduğu da fark etmez hem, yaşam alanımız ortaksa eğer.
Yaşadığımız çağın tanığıyız da aynı zamanda. Çocuklarının kemiklerine razı olmuş annelerin yüzlerindeki gülmeyi unutmuş ifade, göçük altında kalmış madenci ailelerinin ağıtları, iş cinayeti kurbanlarının, üzeri gazeteyle örtülmüş cesetleri, intihar eden çocuk gelinler… Hepsinin tanığıyız ve şahitlik etmek boynumuzun borcu elbet.
İnsan evladı, özellikle son yüzyılda doğayla uyum sağlayarak yaşamak yerine doğayı kendine evirme derdine düşmüş. Bazı insanların -ki çoğunluk bunlar- DNA kodlarında hükmetmek, boyun eğdirmek güdülü arızalı fazla bir gen var galiba.
Geniş açıdan bakınca, kabataslak üç grupta değerlendiriyorum insan soyunu. İlk grup, yaşadığı gezegenin havasını, suyunu, toprağını, içindeki canlılarla birlikte doğasını ve hatta kendi soyunu dahi öldürmek, yok etmek için kodlanmış bir canlı türü sanki. İkinci grup, ilk grupla mücadele edip, engellemeye, bozduğunu onarmaya, yok ettiğini yeniden diriltmeye çalışıyor. Son grup ise dünya yansa bir kalbur samanı olmayan grup. Teknolojik desteğini giderek arttıran ilk grubun karşısında zaman zaman aciz de kalabilen ikinci grupta addediyorum kendimi. E hal böyle olunca insanın fikri neyse zikri de o oluyor. Yaşadığını, hissettiğini yazıyor insan sonuçta, ödünç alınmıyor ki yazılacaklar.
Aldığımız nefes kadar hayata, alamadığımız nefes kadar ise ölüme yakınız, bu kadar basit…
Öykülerde özgün betimlemelerle biçimsel farklılıklar oluştururken anlam bütünlüğünü de koruyorsunuz. Yoğun bir toplumsal gerçeği lirik bir anlatımla sunuyorsunuz okura. Çok ince bir çizgidir bu, abartıya kaçma riski de taşır her zaman. Bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?
Hikayelerin bir ruhu var. O ruhu yakalayıp olduğu gibi aktarınca ayrıca bir biçim yaratmaya gerek kalmıyor. Zaten bünyesi iğretiliği, fazlalıkları kaldırmıyor, sırıtıveriyor hemen. Kendi diliyle o ruhu aktarmayı becerebilmişse insan, denge kendiliğinden oluşuyor zaten.
Kırık Patika dil ve biçim açısından şiire çok yakın. Hatta birçok cümle birer şiir dizesi. İmgesel anlatımlar yoğun ve dikkat çekici. Öykülerinizde böylesi bir dili oluştururken klasik öykü okurundan tepki gelebileceğini ya da ilgileri dışı kalabileceğini hiç düşündünüz mü? Yoksa şiir okuru mu önceliğiniz?
Sondan başlayayım: Hiç düşünmedim. Çünkü okuru kategorize etmek anlamına gelir böyle düşünmek. Bütün olarak bakıyorum kendimi de dahil ederek.
Kırık Patika, dil ve biçim açısından şiire yakın olsun diye özel bir çaba/kaygı da taşımadım. Yazarken kendi dilimi kullandım sadece. Gürültüyü ve lüzumsuz kalabalığı reddeden bir yapım var. Hayatımın her alanına yansıdığı gibi yazdıklarıma da yansıyor galiba. Hikâye bittikten, demini de aldıktan sonra elime alıp fazlalıklardan ayıklamaya, kristalize etmeye çalışıyorum. Şiir de çer çöp kaldırmaz malum. Benzetilmesi bundandır belki de. Felsefi açıdan her şey kendisidir. Hikâye hikâyedir, şiir de şiir.
İmgesel anlatımlara gelince… İmge, düş gücünü dürtüklüyor, harekete geçiriyor. Düşlerin de filtresi yok henüz, icat edilmedi. Yazarın imgenin arkasına sakladığı/içine gömdüğü anlamla örtüşmese bile kendi yüklediği anlam hoş geliyor okuyana. Üstünde düşündüğü, kafa yorduğu için kalıcı oluyor. Yerleşikleşiyor. İzlenmiş güzel bir sinema filmi misâli. Olmadık yerde ve zamanda hatta uykuda kendisini hatırlatan bir eski zaman türküsü misâli.
Sonuçta her kitap okurunu buluyor.
Meselâ, tam tersine Çehov da yalınlığı tercih etmiş, imge, dolaylı anlatımdan kaçınmıştı ama hikâyeleri hâlâ etkileyici ve zevkle okunuyor.
Günümüzde kısa öykü bir hayli revaçta. Hatta kısa öykü yayımlayan dergiler de var. Bu tarzın hem dünyada hem de Türkiye’de yoğun olmasa da bir geçmişi var. Hızlı tüketim çağının okuru uzun metinlere fazla yönelmiyor. Bu açıdan bakınca kısa öykünün parlak bir geleceği var, diyebiliyor musunuz?
Kısa hikâyeyi ben sadece hızlı tüketim çağıyla bağdaştıramıyorum niyeyse.
Daha dün “duman”la haberleşiyorduk bugün uzaya yerleşme planları yapılıyor. Her şey bu kadar hızla değişirken öykü de şekil değiştirecek, kendini yenileyecek elbet.
“Kısa hikâye hemen her şeyi kapsayan bir konuma geldi. Durum, epizot, karakter, anlatı. Sonuç olarak kısa hikâye her insanın kendi yeteneğine göre yeni biçimler vereceği bir tür oldu” der, Ellery Sedgewick, kısa hikâyenin son geldiği durum hakkında. Yürekten katıldığım bir tanım.
Bazı fotoğraflarda arka plan fludur. Öne çıkartılması tercih edilen obje nettir yalnızca. Kısa hikâyeyi o net olan objeye benzetiyorum işte. Flu olan arka planı okurun inisiyatifine bırakıyorum. Dilerse müdahil olup altını üstünü düş gücüyle canlandırmaya çalışır, dilerse de kısa haliyle yetinir. Bir okur olarak ben çok keyif alıyorum öncesini sonrasını kurgulamaktan şahsen. Usta Çehov bağışlasın, çünkü o “Kısa hikâyede başlangıç ve son önemli değildir,”der.
Bu arada, aklıma gelmişken; her kısa hikâye potansiyel bir uzun hikâye aynı zamanda. Ama her uzun hikâye kısa hikâye olamıyor ne yazık ki. Kalbinin varlığı gerekiyor, atan bir kalp. Kan pompalayacak damarlara. Okur, kanın ana arterlerden kılcal damarlar aracılığıyla uzun hikâyeye varabileceğini hissedecek.
Ayrıca, kısa hikâye her zaman “minimal ya da küçürek hikâye” anlamına da gelmiyor tabi. Bildiğiniz gibi, bu tanım icat olmadan yüz elli yıl önce de vardı kısa hikâye. Kısa öykünün kökeni 19. yüzyıla, Gogol ve Poe’ya dayanır.
Şu açıdan geleceğinin parlak olduğunu düşünüyorum: H. E. Bates, “Kısa öykü sinematik etkilere yakındır,” der.  Hatta A. E. Coppard, kısa hikâye ve sinemanın aynı sanat dalının dışa vurumları olduğunu vurgulayarak bir adım daha öteye gider. Önü açık yani…
Gördüğüm kadarıyla Ümran Düşünsel belki çok yazıyor ama yayımlama anlamında biraz ketum. Gündelik telaşlar içinde edebiyata fazla zaman mı kalmıyor, yoksa bu bilinçli bir seçim mi?  Başka şeyler mi ya da?
Gündelik telaşlar ancak okumamı etkiliyor yazmamı değil. Çünkü yazmak illa ki masanın başına oturup kâğıda, ya da Word sayfasına yazmak değil. Çok yazdığım doğru. Kafamda sürekli hikâyelerle dolaşıp duruyorum, önce orda yazılıyor, kurgulanıyor. Yazmaya oturduğumda nerdeyse tamamlanmış oluyor.  Sonrası daha çok zamanımı alıyor galiba. Masa başı işçiliği kısmı. Bazen de kısa notlar alıyorum, bir hikâyenin kalbi olacak notlar. Onlar üzerinde çalışmak da çok keyifli oluyor.
Evde, genellikle mutfak masasında çalışıyorum. Yazarken kalkıp ocağa yemek koyabiliyor ya da kedilerin kumunu değiştirebiliyorum. Bunları yaparken kafamda devam ediyor yazma eylemi. “Kesintisiz yazma hali” diyorum ben duruma. Hâmilelik gibi bir şey. Farkı bebeği karnında değil kafasında taşıyor insan ve bir de doğum hikâye bittiğinde gerçekleşiyor, dokuz ay on gün sonra değil.
Hiç uyumadan işe gittiğim günler oluyor ama asla şikâyetçi değilim.
Dediğiniz gibi yayınlama konusunda ketum olduğum söylenebilir. Çünkü fazla titizleniyorum.
Son olarak Ümran Düşünsel’in varsa yeni projelerini ve düşlerini öğrenmek istiyorum.
İkinci hikâye kitabım olacak “Ay Portakal”ını yayına hazırlıyorum bu aralar. Son okuma ve editleme aşamasındayım. Kapak resmini sevgili Berna Erözkan çiziyor. Hoş olacak.
Sonra, "Kimse Yüreğinden Öptü mü Seni” adlı şiir kitabımın ikinci baskısını yapmayı düşünüyorum çift dilli olarak. Bu kez Türkçe ve Zazakî Kürtçesinde olsun istiyorum. Çünkü katı biçimde yasaklanan Kürtçe yüzünden çok acılar çekildi. Dilleri yasaklanan insanlar sustu! Örtülere işledi dilini nakış olarak. Serçelerle konuştu onların dilinde. Ciddi biçimde sarstı bu yasak beni ve hatta sırf bu yüzden öğrenmek için kursa bile başladım. Zazakî, dezavantajlı durumundan dolayı çok daha beter etkilendi diğer lehçelere göre. Bu dile çevrilmiş ve yayınlanmış hikâyelerim var. Şiirlerimin de bu dilde yayınlanmasını çok istiyorum.
Nasipse, gelecek yıl yazmayı planladığım bir de roman var. (Bu sürprizdi.)
Hikâye hep olacak ama.
Düşlerime gelince… Hangi birini anlatayım bilemedim şimdi. Birini yazsam diğerinin hatırı kalacak. Hepsini deseniz uzayıp gidecek. İyisi mi ben gerçekleştikçe paylaşayım.

Ömer Turan


Pazartesi, 01 Haziran 2015 

http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/olum-bir-govde-olunca-anlam-bicilmez-de-ne-yapilir-ki-118292




8 Temmuz 2015

Şükrü Erbaş Şiiri, Şeref Bilsel


Kitabı Yayınevinde İncele
Şeref Bilsel Şükrü Erbaş'ın İki Kitabını Değerlendirdi

Şükrü Erbaş, insanların renkleriyle, bulundukları coğrafyaların sınırlarıyla ilgilenmiyor. Merkezinde “insan” vardır her zaman olduğu gibi. Düzyazıları da “doğrudan”, imgesiz bir anlatımla oluşmaz, şiir gibidir.

Bugün yazılan şiir dün olduğu yine hayatımıza benziyor. ‘Mısranın haysiyeti’ göç etti bizden, sese tesadüf ettiğimiz  şiirde anlamı, anlamı yakaladığımız  yerde  sesi ara ki bulasın!  Bugün – eskiden olduğu gibi- şiiri tamamlayan unsurlardan pek çoğu bir arada değil. Belki de böyle olduğu için şiire dair tanımlar, beklentiler her şaire göre değişip durmaktadır. Çoğunlukla modern insanın yaşantısına uygun ‘parçalı, dağınık’ metinler karşılıyor bizi. Yazdıklarını yaşadıklarıyla harmanlamış, şiire ‘yapılacak’ bir şey olarak bakmayan bazı şairler sayesinde okuduklarımızdan, şiirin yaşadığına dair samimi işaretler alabiliyoruz. Bu işaretler üzerinden beklentilerimizi çoğaltıyoruz. Realiteye doğrudan temas eden, bunu yaparken bilgiçlik taslamadan sesten ödün vermeyen şiirleri dönüp dönüp okumamızın elbet bir anlamı vardır. İyi şairler sadece kendine benzeyenler için değil, hiç tanımadığı, tanımak istemeyeceği ve kendini anlatmaktan uzak insanlar için de yazıyor sanki. Böylece , iyi şiir sayesinde, söylenenlere muhatap olacak insanlar arasındaki siyasi, tarihi, kültürel unsurlarla biçimlenmiş mesafe de büyük ölçüde kapanıyor. İdeolojik, dinsel reflekslerin belirlediği bir konuşma, söylev yahut düzyazının şubeleri (Roman, hikâye, deneme vs.) içinde ortaya konmuş metnin, ‘yakınlaştırma’ şiir gibi konusunda gücü yoktur. Şiir kafadan çok kalbe, hâtıraya doğrulur, karşısındakinin hâtıralarını yeniden biçimlendirip dünyaya çıkartır. Bazı şairler kendisiyyle, geçmişiyle, babasıyla hesaplaşır bize ferah zamanlar göstermek için. Tıpkı Şükrü Erbaş gibi. Köylüsüyle, genelev kadınlarıyla, sinema önleriyle, grev çadırlarıyla, cezaevi hücreleriyle, bir babanın ağzında kabaran diş gıcırtısıyla, annenin gelecek karşısında yumak olmuş haliyle, devletin bekası için tüketilen azınlıkların geride bıraktığı boşlukla hepimize doğru konuşur. Bazı şairlerin yazdıklarından dünyaya aldanmadıkları, kapılmadıkları, her dem uyanık kaldıkları anlaşılır. Çünkü başkalarının aldanıp yaralandığı bir dünyada şair istese de aynı sulara girmekten tedirgin olur.
Şükrü Erbaş şiirinde bütün yönelişler insanın onurunu yücelten, koruyan tarihsel bir bilgiyi de yanında tutar. Öğretmez, gösterir, hissettirir. Düşüncenin sesi, duyguların içinde eritilmiştir adeta. Erbaş’ın birçok şiirinin kulaktan kulağa hızla ulaşması, şiir dışındaki aletlere ihtiyaç duymadan yayılması, hayatın dar alanlarında (işkencede, baskıda, ölümlerde, her türlü hasrette) bireyden topluma ulaşan bir bildiri gibi okunmasının nedenleri üzerine düşünürken şuraya varıyor insan: şairin yazdıkları,  farklı dönemlerde ortaya çıkan insani sıkıntılara, dertlere, ihlallere karşı duracak şiirsel bir yükü barındırıyor. Bu noktada muhatabını ortaya çıkartan, uyandıran,  yaşayan bir şiirdir söz konusu olan.

“Kirpiğin kaşa değmesi”

Şükrü Erbaş şiirinde topluma dair gerçeklikler lirik bir zemin üzerinden söz alır. Şiirin neyle yüklendiği  kadar, sesin, sözcükler üzerinden ‘nasıl’ bir temsile katıldığı ön plandadır. Şiir üzerinden aktarılmayacak tanıklıklara, katı gerçekliklere onun şiirinde rastlayamayız. Aktarılanların tazyiki şiirin yapısını yaralamaz, sakatlamaz. Bu bakımdan, diyebiliriz ki Erbaş, bildiren, öğreten bir şiirin değil, sezdiren, usulca gösteren bir şiirin yolcusu olmuştur hep. Bu durum onun şiirinin hiçbir vakit kesintiye uğramamış lirik çehresiyle ilintilidir. Lirik olanın içinde yayılmaya meyyal protest güç onun şiirlerinde sesle beraber anlamı da yanına alıp akıp gider. Zaten bir şiirin gündelik dil üzerinden yayılarak kendi etkinlik alanını genişletmesini, başkalarına hızla ulaşmasını merak edenler, bu durumu biraz eşeleyince toplumu yakından, farklı mekânlarda tanımış bir şairle karşılaşmakta gecikmeyecektir.  Kendi hafızamız, ‘şiirini tuttuğu insanın’ hayatından topladığı parçaları da onun şiirinin üzerine koyarak yeniden yazmak ister. Gece yazar, gündüz yazar; bir renkten, sesten, kokudan yükselerek yazar.  Böylece o şaire dair oluşan bilginin içine kendimizi de- bilerek, bilmeyerek- katmış oluruz.  Bu bilginin içinde büyük oranda sezginin olduğunu okur fark eder. Çünkü okur bir muhasebe, iktisat dersinin muhatabı değildir orada, harflerle karşı karşıyadır. Harfler bazen bir eşik, bazen bir kirpik olarak önümüze çıkar. Sonra  bir ‘kirpiğin kaşa değmesi’ gibi bizi alır Şükrü Erbaş şiirinin ortasına ‘ömür’  diye bırakır. Kirpik, kirpik olmaktan, kaş,  kaş olmaktan çıkar; ancak bir şairle tam anlamıyla açıklığa kavuşacak birer sembole dönüşür.  Bu arada okura ait bellek de tazelenmiş olur.  Sakladığı sözcüklere yeni anlamları var eden sesler, kokular eklenir.  Böyle zenginleşir dil,  vaktiyle dile getirilmiş olanlara taze bir dokunuşla temas edince şair. Bu temasın çoğaltan gücü Türk şiiri antolojisine yansır elbet.
Erbaş şiiri bir tanıklığın, yüzleşmenin şiiridir; bu tanıklıkta geçmişi onarma duygusundan (özellikle ‘baba’ figürü etrafında yazdıklarına bakılabilir) ziyade bugünü, özellikle geleceği  karşılama, kurma duygusu hâkimdir. İnsanın dünyaya karşı, karşılık beklemeden içini açmanın duygusu. Moda tamlamalar, kullanılmaktan pörsümüş buluşlar şairin yolculuğuna uğramaz. Hep bir tazelik, yeniliğe yöneliş (‘arayış’ değil ama) dikkatimizi çeker. Düzyazıları da şiiriyle aynı kökten, aynı dikkat ve samimiyetten şekillenmektedir. Düzyazılarının hemen hepsi birer mensur şiir gibi de okunabilir. Hatta Şükrü Erbaş’ın düzyazılarından söz açmanın beyhude olduğunu, düzyazılarının da şiirini tamamlayan, aydınlatan manzum metinler olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü şairin nesre ve nazma yönelmesindeki temel nedenlerin aynı kökten yükselerek sürgün verdiğini okuduklarımız bize duyuruyor.  Resmî ideolojinin, toplumsal normların dayattığı kültür, eğitim, ahlâkla hizalanmaya karşı bakışta, sezgide, nihayet dilde muhalif olma hali onun şiirlerinin bilgisel manada kurucu ayaklarından biri olmuş ve baştan bugüne değişmemiştir. Diyebiliriz ki şairle aynı dönemde şiire sokulmuş, ortak özellikleri birbirinin ayağına basmadan bir arada durmak olan kimi şairlerin etrafında oluşmuş, halk bilgisinden uzak elitist vitrine tam karşıdan atılmış bir tokattır Erbaş’ın yazdıkları. Bu bakımdan yürüyeceği yolu baştan kestirmiş, geçmişte yaşamak yerine geçmişin gerekli hallerinin kendisinde yaşamasına rıza göstermiş bir şairdir söz konusu ettiğimiz. İlhamını hayattan, gündelik hayatımızdan alan dingin bir söyleyiş. Bu dinginliği besleyen insan ve doğa manzaraları birçok şiirine sinematografik açıdan yeni sahneler açar. Anlatılanlar, söze muhatap olanlar kendi doğasını, çevresini yanında taşır. Bu canlılık şiirsel enerjiye eşlik eder, şiiri başka disiplinlerden gelecek bilgiler yoluyla anlamlandırmanın önüne geçer. Şairin, her geçen gün daha fazla ihtiyaç duyduğum bir sözüne takılıp dururum: “Önüne bakan insan, marş söyleyen binlerce kişiden daha etkileyici gelir bana”. Elbet öyledir, önüne bakanın içinden trajediler, yanık türküler geçer. Şükrü Erbaş, köylülerden, genelev kadınlarından yahut şehrin dağdağasını yüklenmiş kentli bireylerden söz açarken  ‘önüne bakan insan’ın trajedisini görünür kılar. Bu durum Türkiye’den bahsederken de böyledir, Kürdistan’dan bahsederken de…Bir de şu var: “Benim bütün hayatım, kıstırılmış insanın trajedisini canında duyma üstünde şekillenmiştir.” ‘önüne bakan birey’ aynı zamanda hayatın ve iktidarın değişik araçlarıyla ‘kıstırılmış insan’ değil mi?

Yalnızca aşka boyun eğdi

Herkesin yüksek perdeden ‘devrimci’ şiirler yazdığı dönemde o, bir genelev kadını üzerinden toplumsal ahlâka sert eleştiriler getiren şiirler yazdı. Sonuçların insanı galeyana getiren tazyikinden ziyade sebepler üzerinden şiire açıldı. Pek çok insanın Ankara’nın doğusuna susarak baktığı dönemlerde Kürt sorununu değişik cephelerden ortaya koyan şiirler, yazılar kaleme almakta gecikmedi. Dicle Üstü Ay Bulanık, 1990’larda Kürt coğrafyasına, kültürüne, dolayısıyla  diline karşı merkezi otorite tarafından, yakıp yıkarak  yok etmeye doğrulmuş eylemlerin şiir üzerinden tutanakları olarak da okunabilir.  Bütün bu tanıklıklar sırasında Şükrü  Erbaş bir tek şeye boyun eğdi: aşka. Şudur dediği: “Aşka başımı eğmeseydim, ne bir inceliğim olurdu, ne şiire sahip olurdum, önce yokluğuyla eğitti beni, sonra varlığıyla.” Şairde aşk bahsi sadece iki kişi arasında vücut bulmuyor; sokağa iniyor, halkın gözlerine, çocukların ellerine bakıyor. Aşk, en karanlık, baskı altında tutulmuş yerlerde bile kendini var ediyor. Bilenler bilir: şair konuşurken de yazının verdiği inandırıcılığa paralel bir yol tutuyor, onun dilinden hayat sevinciyle, hüznüyle akıp gidiyor. Dinleyenler onun konuşmaları içinde kendi seslerini, unuttukları hâtıraları, vaktinde söyleyemedikleri için hayıflandıkları cümleleri bulmakta gecikmiyor. Kente hem bir kentli olarak hem de dışarıdan bakabilmesi, anlattıklarının inandırıcılığını artırıyor. Kentin karmaşasının, dağdağasının karşısına gerekirse masallarla, halk hikâyeleriyle, türkülerle çıkıyor. Çünkü konuştuğumuz dilin, halkın ürettiği edebi mahsüller içinden geçerek bize ulaştığını biliyor.  Şehre varan insanın parçalanmış, yabancılaşmış, şeyleşmiş hayatını dille tamamlamaya, açıklamaya çalışır. Evet, yarım bırakılmış hayatları, hayalleri, oğulları, kızları, anaları, coğrafyaları dille tamamlamaya çalıyor.
Şükrü Erbaş’ın şiire nasıl davrandığını açık eden en dikkate değer görüşlerinden birine uğramadan, onun şiir anlayışına dair söyleyeceğimiz her şey eksik kalacaktır diye düşünüyorum. Şöyle der: “Ben şiirle, hayatın zamanında vermediği ne varsa yerine koymaya çalışıyorum.” Bu ifadelerin üzerine, şiirle sahici bir bağ kurmuş olanlar başka ne ekleyebilir? Erbaş’ta sözcükler kederlidir, şiirdeki ses de kederli, ama şiir tamamlanınca okura devrettiği duygu bu kederden yontulmuş geniş zamanlı bir bilgiyi de yanında taşıyor. Ses ile anlam, keder eşiğinde selamlaşıp şiirin sonunda bir bütünlük içinde okuru karşılıyor. Birçok şiirde ‘aşk’ bahsinde insan bütün uzuvlarıyla ( boyun, omuz, karın, göğüs, ağız, dil, kirpik, kaş, avuç, kalça el’ in içinde durduğu Bahçe, Çiy Taneleri, Yıldızlar adlı şiire bakmak bile bir fikir verebilir.) yeniden tanışıyor. Aşktan bahsettiği şiirlere toplanan sözcükler bir gövde sözlüğüne, söz sanatları bahçesine dönüşüyor. İlk kitabı Küçük Acılar (1984)’dan son kitabı Bağbozumu Şarkıları’na (2012) yürünen yolun bize bıraktığı görünen bir özellik var: Son kitapta şair sözün darasını alıyor,  toplumsal meseleleri kendi üzerinden ortaya koya koymaya başlıyor ve yaşamı daha bir yüceltiyor. Bunu yaparken eskiden olduğu gibi bütün insanlık görüş alanındadır; insanların renkleriyle, bulundukları coğrafyaların sınırlarıyla ilgilenmiyor. Merkezinde ‘insan’ vardır her zaman olduğu gibi. Düzyazıları da ‘doğrudan’, imgesiz bir anlatımla oluşmaz, şiir gibidir. Erbaş’ın şiirinde olduğu gibi nesrinde de baskın olan yazdıklarında aklın katı, soğuk, didaktik cephesinin bertaraf ediliş, eritilmiş olmasıdır. Şiirinde- hatta düzyazısında, özellikle iç kafiyeler-  müzik, söylenmek istenenin sertliğini alır, onu hafızada kalacak kalıba düşürür. Bu ezginin gücü algılayanları zorlamaz. Böylece şair kesintiye uğramış, yaralanmış, yağmalanmış hayatları dil içerisinden sarar. Başka dilleri (başta Kürtçe olmak kaydıyla) konuştuğu dille kucaklar, ihata eder. Onun şiiri diller arasında bir selamlaşmanın şiiridir aynı zamanda.

Neden başkalarını sevemiyoruz?

Şükrü Erbaş şiirinin çok kişi tarafından hafızada taşınmasının nedeni  ‘iyi’ olanı ‘güzel’ anlatması olabilir. Güzel ve iyi. İlki estetik olana diğeri etik olana dair. Her koşulda dayanışmanın, özgürlüğün, sevginin, barışın yanında olmayı seçmiş bir şairin, belki bütün bu kavramları korumak uğruna bütün şiirlerine- özellikle son kitabına- yayılmış ölümle hesaplaşma isteği de bizi yakalıyor.  Tıpkı Dicle Üstü ay Bulanık kitabının, “Biz neden başkalarını sevemiyoruz” temel sorusu üzerinden, acının ortasından yazılmış olma duygusunun bizi yakaladığı gibi.
Şükrü Erbaş’ın gerek şiirleri gerekse düzyazıları, dünyanın körlüğüne, sertliğine karşı -ancak bir biriyle tamamlanan- bir makasın iki ağzı gibi açılmış bizi bekliyor. Şiir ve yazılarının ortaya çıkardığı hacim, kendi geleneğini oluşturmuş bir şairle buluşturuyor bizi. Şairine ihtiyaç duymadan yaşayan ve yaşayacak olan bir şiir birikimidir önümüzde duran.

Şeref Bilsel

İZDİHAM